Şahin’le savunma sporlarını konuştuk

GÜNDEM (KH) - Rabia FİDAN | 14.07.2026 - 13:13, Güncelleme: 14.07.2026 - 13:13 596 kez okundu.
 

Şahin’le savunma sporlarını konuştuk

Karacabey’in değerlerini daha yakından tanımak ve şehrimize bir bellek oluşturmak adına başlattığımız söyleşilerin bu haftaki konuğu, Karacabey’in savunma sporlarında ilklere imza atan isim Yılmaz Şahin oldu.

BİZE BİRAZ KENDİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ? YILMAZ ŞAHİN KİMDİR? Türkiye Wushu Federasyonu milli takım antrenörü, teknik kurul üyesi ve beşinci kademe antrenörüyüm. Giresunlu anne ve babadan, Karacabey'in Bayramdere Köyü'nde 1969 yılında dünyaya geldim; beş kardeşin ortancasıyım.        İlkokul birinci sınıfa kadar Bayramdere'de okudum. Babamın orada çalışması sebebiyle Almanya'ya gittik ve ortaokul sonrasına kadar orada kaldım. Almanya'da boks, karate, masa tenisi, yüzme, atletizm gibi pek çok branşla ilgilendim; çeşitli derecelere de girdim. 1985 yılından bu yana Türkiye'deyim. Akademik kariyerimde İstanbul Üniversitesi'nde, Sakarya Üniversitesi'nde ve Çin'de Pekin Üniversitesi'nde uluslararası antrenörlük eğitimi aldım; bu kurumlardan belgelerim var. SPORA VE MÜCADELE SANATLARINA İLGİNİZ NASIL BAŞLADI? Karadenizli insanlar hareketlidir; Karadeniz kanı taşıyan biri olarak hareketli branşlara ilgi duymamak neredeyse mümkün değil. Ben de ilk olarak Almanya'da karate ile tanıştım; ama asıl dönüm noktası trafik kazası oldu. İlkokul dördüncü sınıfa giderken ağır bir kaza geçirdim, sağ ayağım paramparça oldu; yaklaşık bir yıl hastanede yattım. Ayağımı iyileştirmek ve tekrar kullanabilmek amacıyla, ayak hareketleri bakımından zengin olan boks sporuna kaydoldum. Uzun süre boksla ilgilendim, ardından diğer branşlara da geçtim.        Benim jenerasyonumun mücadele sporlarına ilgisi büyük ölçüde medya kaynaklıdır. Bruce Lee'nin, filmleri, kung fu yapımları... Hepimiz gibi ben de bu filmlerden etkilenerek bu yola girdim. WUSHU'YU KISACA TANITIR MISINIZ? KUNG FU İLE FARKI NEDİR?      Ülkemizde bu branş daha çok "Kung Fu" olarak biliniyor; özellikle eski ve orta yaş kuşağı öyle tanıyor. Bunun sebebi şu: Bruce Lee ve benzeri medyatik dövüş ustaları kendi yaptıkları eyleme "Kung Fu" adını taktılar. Bir film çevirdiklerinde bunu dünyaya Kung Fu olarak tanıttılar ve bu ad yerleşti.      Wushu'nun Türkiye'de federasyonu yaklaşık on altı yıldır var; daha önce başka federasyonlarla birlikte faaliyet gösteren bir branştı. Ben sporcu olarak aktif olduğum dönemlerde Wushu'nun kendi federasyonu henüz kurulmamıştı, o yüzden gayri federe olarak yarışıyorduk.      Wushu çok zengin bir branştır. İçinde platform müsabakaları, savaş sanatları ve geleneksel formlar olmak üzere pek çok disiplin barındırır. Platform müsabakaları, serbest tekniklerle belirlenmiş bölgelere yapılan hamleler doğrultusunda en yüksek puanı alan kişinin galip ilan edildiği dövüş karşılaşmalarıdır; taekwondo ve karatede gördüğümüz türden. Bunun yanında, belirli kuralların olmadığı pratik dövüş sistemleri de Wushu çatısı altındadır. Savaş sanatları ise 5.000 yılı aşkın bir geçmişe dayanır; ulusların birbirine karşı üstünlük sağlamak için geliştirdiği tekniklerin tümüdür. Dünyada 360'ın üzerinde savaş sanatı mevcuttur; ben bunların yaklaşık 40-50 tanesiyle ilgileniyorum. İlginç bir gerçek şu: yaptığım savaş sanatlarının yüzde doksanı Türk savaş sanatlarıdır. Osmanlı tokadı bunların en meşhurudur. Televizyon ve filmlerde Çinlilerin ya da Güneydoğu Asyalıların sergilediği aksiyon sahnelerinin büyük bölümü aslında Türk savaş sanatı tekniklerine dayanır. Güney Asya savaş sanatlarının hayvan taklidiyle geliştirilmesi ise onları biraz komedi boyutuna taşıyor; gerçek savaşta uygulanabilirliği sınırlı kalıyor. Ben aynı zamanda Türklere karşı geliştirilen savaş sanatlarını da inceleyen biriyim; bu konuda oldukça geniş bir arşivim var. KARACABEY'DE KAÇ YILDIR FAALİYET GÖSTERİYORSUNUZ VE NE GİBİ BAŞARILAR ELDE ETTİNİZ? Çok uzun yıllardır Karacabey'de yaşıyor ve bu branşı sürdürüyorum. 2006 yılında KGS, yani Karacabey Gençlik Spor Kulübü’nü kurdum. Daha önce belediye spor kulübünün çatısı altında çalışıyorduk; ancak her işlem için belediye başkanına ulaşmak giderek zorlaşınca, öğrenci velileriyle bir araya gelip bağımsız bir kulüp kurdum. O günden bu yana KGS Spor Kulübü adıyla faaliyetlerimizi buradan sürdürüyoruz; dereceye giren sporcularımızın yüzde doksanı KGS bayrağı altında yarıştı.       Başarılarımıza gelince: dünya şampiyonumuz var, pek çok Avrupa şampiyonumuz var, Balkan şampiyonlarımızın sayısını tek tek hatırlamak güç. Öyle sporcularımız var ki Bursa ya da Türkiye Şampiyonası madalyalarına artık çok fazla tenezzül etmiyor; onlar için asıl hedef uluslararası kürsü. Yaklaşık on ila on üç yıl önce, 33 uluslararası yarışmada dereceye giren sporcu yetiştiren kulüp olarak Bursa Valiliği'nin düzenlediği ödül töreninde en çok madalya alan kulüp unvanını aldık.     Sporcularımız sadece müsabaka başarısıyla kalmadı. Askeri okullar, polis okulları ve spor akademilerine yerleştirdiğimiz pek çok öğrencimiz oldu; bunların bir kısmı birinci sırayla girdi. Sakarya Üniversitesi'ne bölüm birincisi olarak giren Samet, bunun en güzel örneklerinden biri. Milli sporcularımızın çoğu üniversite tercihleri sırasında spor puanıyla devlet bursu kazandı; kendi ailelerine külfet olmadan okudular. ÇOCUKLAR İÇİN DOĞRU BRANŞ SEÇİMİ NASIL YAPILMALIDIR? Bu konuyu çok önemli buluyorum. Doğru branş seçimi diye bir kavram var; bunu iki temel kritere göre yapmalıyız: fizyoloji ve psikoloji.       Fizyoloji açısından şöyle düşünelim: güçlü kas yapısına sahip bir çocuğun halter gibi güce dayalı branşlarda doğuştan yüzde altmış bir avantajı var; esnek kasları olan bir çocuğun ise jimnastik içeren branşlarda benzer bir avantajı var. Eğer esnek kasları olan bir çocuğu sırf annesi babası istedi diye haltere verirseniz, o çocuk ömrü boyunca antrenman yapsa kaslarına sahip birinin kaldırdığı yükü kaldıramaz. Yani doğru branşı seçemezseniz çocuğu o doğal avantajdan mahrum bırakmış olursunuz.        Psikoloji açısından da şunu gözetmek gerekiyor: içine kapanık bir çocuğu takım sporuna yönlendirirseniz, attığı bir şutla maçı kaybettiğinde ya da bir hatada kendini takımın tüm yükünü taşıyan kişi gibi hissettiğinde günlerce kendini yiyor ve sporu bırakıyor. Oysa sosyal bir çocuk bunu çabuk atlatıp bir sonraki maça odaklanıyor. Yani içine kapanık çocukları bireysel sporlara, sosyal çocukları takım sporlarına yönlendirmek daha sağlıklı.        Mücadele sporlarını özellikle tavsiye ediyorum; hem fiziksel hem de psikolojik açıdan çok yönlü gelişim sağlıyor. Çevik oluyorsunuz, güçlü oluyorsunuz, dayanıklı ve kıvrak oluyorsunuz. Bir de "kazanılmış hareket" dediğimiz refleksler gelişiyor. Ben kendi yaşadıklarımdan söylüyorum; trafik kazalarında, motor kazalarında, dövüş sporlarının bana kazandırdığı refleksler sayesinde hayatta kaldığım anlar oldu. Bu yüzden özellikle mücadele sporlarını birinci tercih olarak tavsiye ediyorum. VELİLERE VE AİLELERE NE SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?         Öncelikle şunu söyleyeyim: velilerin en büyük korkusu çocuklarının kötü arkadaşlardan olumsuz etkilenmesi. Beş kişilik bir arkadaş grubunda en güçlü olanın dediği oluyor. O en güçlü olan kötü alışkanlıklar edinmişse, diğer dördü de onun izinden gidiyor. Peki ne yapmalıyız? Bizim çocuğumuzu o grubun lideri yapmalıyız. Çocuğumuz güçlü, özgüvenli ve disiplinli olursa, diğer dört çocuk onun gibi olmak ister. Bu, dışarıdaki olumsuz etkilere karşı çocuğumuzu en sağlam şekilde koruyan yöntemdir.       İkinci mesele teknoloji ve ders baskısı. Sürekli ders yükü altında ezilen bir çocuğun beyni, sınav gününe kadar o kadar bilgi kirliliğine maruz kalıyor ki yeterli oksijen alamıyor. Cevabı biliyor ama geri çağırmak için çok zaman harcıyor. Oysa düzenli egzersiz yapan çocuğun beyni daha net, daha hızlı çalışıyor; egzersiz beyne giden oksijeni artırıyor.      Bir de şunu hatırlatmak isterim: velinin görevi öğretmenin görevini yapmaya çalışmak değil. Çocuğunuza siz yumruk atmayı öğretmeyin, sporda teknik vermeyin; yanlış öğretirsiniz, biz de bunu silip yeniden yüklemek zorunda kalırız. Veli olarak rolünüz çocuğunuza sevgi ve sınır çizmektir: "Şunu yapma, bunu yap" demektir. Tekniği bize bırakın.         Son olarak şunu da ekleyeyim: çocuğunuzu yüzmeye gönderin, müziğe gönderin, iyidir. Ama mücadele sporlarını da mutlaka ekleyin. Artık sokak kadın erkek ayrımı tanımıyor; hem erkeklerin hem kızların kendilerini savunabilmesi gerekiyor. Belki hayatlarında bir kez lazım olacak ama o bir kez çok önemli. KARACABEY'DE SPORA BAKIŞ/DESTEK KONUSUNDA NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ? Uzun yıllardır bu işi yapıyorum; desteğe rağmen de desteksiz de başarılar yaşadık. Desteğin gelmesi güzel ama gelmediğinde de yolumuzu bulduk. Tek bir sporcuyla bile çalışıp onu şampiyon yapabilirsiniz, bu mümkün; ama genel tablo için destek şart.       Şunu söyleyeyim: televizyonda "şampiyona araba verdiler, altın verdiler, daire verdiler" diye gördüğünüzde, bunu devlet verdi zannetmeyin çoğunlukla. Bunları o bölgenin iş insanları, sporseverleri, halk veriyor; kendi sporcularına sahip çıkıyorlar. Bizde bu kültür henüz tam yerleşmedi.       Sponsorluk meselesine de değinmek istiyorum. Geçmişte esnafımızdan para topladık, destek aldık; ama biz de onlara hakkını vermedik. Sponsorluk bir karşılıklılık ilişkisidir. "Altın sponsor", "bronz sponsor" gibi kategoriler olmalı; bunların basında, afişlerde görünürlüğü sağlanmalı. Sponsorluk mevzuatı çerçevesinde verilen destek, vergiden düşülebilir. Biz bunu yeterince anlatamadık, sponsorlarımızı küstürdük; onlar da zamanla çekildiler. Bu hatayı tekrarlamamalıyız.        Belediye desteğine gelince: Ali Özkan, Ergün Koç ve Fatih Karabatı başkanımız dönemlerinde gerçekten büyük destekler gördük; bunun için minnettarız. Ama öncesinde zor dönemler de yaşadı bu spor. Avrupa Şampiyonası'ndan dönen bir sporcuyu yıllarca görmek istemeyen yöneticiler oldu. Ben şunu düşünüyorum: eğer ben belediye başkanı olsam, Avrupa ya da dünya şampiyonu olan bir çocuğu meydana çıkarır, o çocuğun heykeline poz veririm. Bundan daha büyük tanıtım, daha büyük gurur olabilir mi? Bu sporcular bölgenin en iyi reklamıdır.         Belediye tesislerindeki soruna da değinmek isterim. Belediye tesislerinde antrenörler genellikle asgari ücretle çalıştırılıyor; karşısında yüze yakın öğrenci, elinde bir top. Dünyanın en iyi antrenörü bile böyle bir ortamda başarı çıkaramaz. Başarı asıl olarak küçük kulüplerden geliyor; antrenör, sporcuyla bire bir çalışıyor ve şampiyon yetiştiriyor. O şampiyon bir sonraki antrenör oluyor; böyle büyüyor. Belediyeler ya daha fazla antrenör istihdam etmeli ya da katkı payı alarak öğrenci sayısını dengelemeli; ücret koyulduğunda veli de çocuğunu takip etmeye başlıyor. HER YAŞA HİTAP EDEN SPORTİF AKTİVİTELERİNİZ VAR. PEKİ KARACABEY SPOR YAPMAYI SEVDİ Mİ? Karacabey'de güzel bir fitness merkezimiz var; ekipmanları Amerika'dan getirttik. İlçemiz insanlarına, dünyaca ünlü sporcuların antrenman yaptığı ekipmanlarla çalışma imkânı sunuyoruz. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum: kırk yaşından sonra egzersiz yapmak bir tercih değil, zorunluluktur. Ve özellikle toplumda etkili olan, yönetici konumundaki insanların spor yapması gerekiyor; hem sağlıkları için hem de çocuklara örnek olmaları için. Söyle teşvik olmaz; görünerek teşvik olunur.       Almanya'da fit birini görürseniz büyük ihtimalle yönetici ya da iş sahibi biridir; Türkiye'de fit birini görürseniz büyük ihtimalle sporcu biridir. Makam mevki sahipleri fitness kültürünü benimsediklerinde, toplumun geri kalanı da onları izleyecek. SON OLARAK NE SÖYLEMEK İSTERSİNİZ? Bu branş çok farklı bir dünyadır; bir kez girersiniz, çıkamazsınız. Benim gördüğüm en başarılı isimler bile bu sanatın tamamına ulaşabileceklerini söyleyemez; ömür yetmez. Bu hem zorluğu hem de zenginliğidir.       Bu röportaj için Karacabey Haber'e, çok teşekkür ediyorum. Umarım ilçemiz insanına bir katkımız olmuştur. Özellikle şunu arzu ediyorum: sporcularımız başarı gösterdiğinde, gazetecilerimiz kollarına girsin ve onları haberleştirsin. Çocukların başarısı görünür olsun; hem onlar için hem de o başarıları görerek spora yönelecek yeni çocuklar için.
Karacabey’in değerlerini daha yakından tanımak ve şehrimize bir bellek oluşturmak adına başlattığımız söyleşilerin bu haftaki konuğu, Karacabey’in savunma sporlarında ilklere imza atan isim Yılmaz Şahin oldu.

BİZE BİRAZ KENDİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ? YILMAZ ŞAHİN KİMDİR?
Türkiye Wushu Federasyonu milli takım antrenörü, teknik kurul üyesi ve beşinci kademe antrenörüyüm. Giresunlu anne ve babadan, Karacabey'in Bayramdere Köyü'nde 1969 yılında dünyaya geldim; beş kardeşin ortancasıyım.
       İlkokul birinci sınıfa kadar Bayramdere'de okudum. Babamın orada çalışması sebebiyle Almanya'ya gittik ve ortaokul sonrasına kadar orada kaldım. Almanya'da boks, karate, masa tenisi, yüzme, atletizm gibi pek çok branşla ilgilendim; çeşitli derecelere de girdim. 1985 yılından bu yana Türkiye'deyim. Akademik kariyerimde İstanbul Üniversitesi'nde, Sakarya Üniversitesi'nde ve Çin'de Pekin Üniversitesi'nde uluslararası antrenörlük eğitimi aldım; bu kurumlardan belgelerim var.

SPORA VE MÜCADELE SANATLARINA İLGİNİZ NASIL BAŞLADI?
Karadenizli insanlar hareketlidir; Karadeniz kanı taşıyan biri olarak hareketli branşlara ilgi duymamak neredeyse mümkün değil. Ben de ilk olarak Almanya'da karate ile tanıştım; ama asıl dönüm noktası trafik kazası oldu. İlkokul dördüncü sınıfa giderken ağır bir kaza geçirdim, sağ ayağım paramparça oldu; yaklaşık bir yıl hastanede yattım. Ayağımı iyileştirmek ve tekrar kullanabilmek amacıyla, ayak hareketleri bakımından zengin olan boks sporuna kaydoldum. Uzun süre boksla ilgilendim, ardından diğer branşlara da geçtim.
       Benim jenerasyonumun mücadele sporlarına ilgisi büyük ölçüde medya kaynaklıdır. Bruce Lee'nin, filmleri, kung fu yapımları... Hepimiz gibi ben de bu filmlerden etkilenerek bu yola girdim.

WUSHU'YU KISACA TANITIR MISINIZ? KUNG FU İLE FARKI NEDİR?
     Ülkemizde bu branş daha çok "Kung Fu" olarak biliniyor; özellikle eski ve orta yaş kuşağı öyle tanıyor. Bunun sebebi şu: Bruce Lee ve benzeri medyatik dövüş ustaları kendi yaptıkları eyleme "Kung Fu" adını taktılar. Bir film çevirdiklerinde bunu dünyaya Kung Fu olarak tanıttılar ve bu ad yerleşti.
     Wushu'nun Türkiye'de federasyonu yaklaşık on altı yıldır var; daha önce başka federasyonlarla birlikte faaliyet gösteren bir branştı. Ben sporcu olarak aktif olduğum dönemlerde Wushu'nun kendi federasyonu henüz kurulmamıştı, o yüzden gayri federe olarak yarışıyorduk.
     Wushu çok zengin bir branştır. İçinde platform müsabakaları, savaş sanatları ve geleneksel formlar olmak üzere pek çok disiplin barındırır. Platform müsabakaları, serbest tekniklerle belirlenmiş bölgelere yapılan hamleler doğrultusunda en yüksek puanı alan kişinin galip ilan edildiği dövüş karşılaşmalarıdır; taekwondo ve karatede gördüğümüz türden. Bunun yanında, belirli kuralların olmadığı pratik dövüş sistemleri de Wushu çatısı altındadır. Savaş sanatları ise 5.000 yılı aşkın bir geçmişe dayanır; ulusların birbirine karşı üstünlük sağlamak için geliştirdiği tekniklerin tümüdür. Dünyada 360'ın üzerinde savaş sanatı mevcuttur; ben bunların yaklaşık 40-50 tanesiyle ilgileniyorum.

İlginç bir gerçek şu: yaptığım savaş sanatlarının yüzde doksanı Türk savaş sanatlarıdır. Osmanlı tokadı bunların en meşhurudur. Televizyon ve filmlerde Çinlilerin ya da Güneydoğu Asyalıların sergilediği aksiyon sahnelerinin büyük bölümü aslında Türk savaş sanatı tekniklerine dayanır. Güney Asya savaş sanatlarının hayvan taklidiyle geliştirilmesi ise onları biraz komedi boyutuna taşıyor; gerçek savaşta uygulanabilirliği sınırlı kalıyor. Ben aynı zamanda Türklere karşı geliştirilen savaş sanatlarını da inceleyen biriyim; bu konuda oldukça geniş bir arşivim var.

KARACABEY'DE KAÇ YILDIR FAALİYET GÖSTERİYORSUNUZ VE NE GİBİ BAŞARILAR ELDE ETTİNİZ?
Çok uzun yıllardır Karacabey'de yaşıyor ve bu branşı sürdürüyorum. 2006 yılında KGS, yani Karacabey Gençlik Spor Kulübü’nü kurdum. Daha önce belediye spor kulübünün çatısı altında çalışıyorduk; ancak her işlem için belediye başkanına ulaşmak giderek zorlaşınca, öğrenci velileriyle bir araya gelip bağımsız bir kulüp kurdum. O günden bu yana KGS Spor Kulübü adıyla faaliyetlerimizi buradan sürdürüyoruz; dereceye giren sporcularımızın yüzde doksanı KGS bayrağı altında yarıştı.
      Başarılarımıza gelince: dünya şampiyonumuz var, pek çok Avrupa şampiyonumuz var, Balkan şampiyonlarımızın sayısını tek tek hatırlamak güç. Öyle sporcularımız var ki Bursa ya da Türkiye Şampiyonası madalyalarına artık çok fazla tenezzül etmiyor; onlar için asıl hedef uluslararası kürsü. Yaklaşık on ila on üç yıl önce, 33 uluslararası yarışmada dereceye giren sporcu yetiştiren kulüp olarak Bursa Valiliği'nin düzenlediği ödül töreninde en çok madalya alan kulüp unvanını aldık.
    Sporcularımız sadece müsabaka başarısıyla kalmadı. Askeri okullar, polis okulları ve spor akademilerine yerleştirdiğimiz pek çok öğrencimiz oldu; bunların bir kısmı birinci sırayla girdi. Sakarya Üniversitesi'ne bölüm birincisi olarak giren Samet, bunun en güzel örneklerinden biri. Milli sporcularımızın çoğu üniversite tercihleri sırasında spor puanıyla devlet bursu kazandı; kendi ailelerine külfet olmadan okudular.

ÇOCUKLAR İÇİN DOĞRU BRANŞ SEÇİMİ NASIL YAPILMALIDIR?
Bu konuyu çok önemli buluyorum. Doğru branş seçimi diye bir kavram var; bunu iki temel kritere göre yapmalıyız: fizyoloji ve psikoloji.
      Fizyoloji açısından şöyle düşünelim: güçlü kas yapısına sahip bir çocuğun halter gibi güce dayalı branşlarda doğuştan yüzde altmış bir avantajı var; esnek kasları olan bir çocuğun ise jimnastik içeren branşlarda benzer bir avantajı var. Eğer esnek kasları olan bir çocuğu sırf annesi babası istedi diye haltere verirseniz, o çocuk ömrü boyunca antrenman yapsa kaslarına sahip birinin kaldırdığı yükü kaldıramaz. Yani doğru branşı seçemezseniz çocuğu o doğal avantajdan mahrum bırakmış olursunuz.
       Psikoloji açısından da şunu gözetmek gerekiyor: içine kapanık bir çocuğu takım sporuna yönlendirirseniz, attığı bir şutla maçı kaybettiğinde ya da bir hatada kendini takımın tüm yükünü taşıyan kişi gibi hissettiğinde günlerce kendini yiyor ve sporu bırakıyor. Oysa sosyal bir çocuk bunu çabuk atlatıp bir sonraki maça odaklanıyor. Yani içine kapanık çocukları bireysel sporlara, sosyal çocukları takım sporlarına yönlendirmek daha sağlıklı.

       Mücadele sporlarını özellikle tavsiye ediyorum; hem fiziksel hem de psikolojik açıdan çok yönlü gelişim sağlıyor. Çevik oluyorsunuz, güçlü oluyorsunuz, dayanıklı ve kıvrak oluyorsunuz. Bir de "kazanılmış hareket" dediğimiz refleksler gelişiyor. Ben kendi yaşadıklarımdan söylüyorum; trafik kazalarında, motor kazalarında, dövüş sporlarının bana kazandırdığı refleksler sayesinde hayatta kaldığım anlar oldu. Bu yüzden özellikle mücadele sporlarını birinci tercih olarak tavsiye ediyorum.

VELİLERE VE AİLELERE NE SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?
        Öncelikle şunu söyleyeyim: velilerin en büyük korkusu çocuklarının kötü arkadaşlardan olumsuz etkilenmesi. Beş kişilik bir arkadaş grubunda en güçlü olanın dediği oluyor. O en güçlü olan kötü alışkanlıklar edinmişse, diğer dördü de onun izinden gidiyor. Peki ne yapmalıyız? Bizim çocuğumuzu o grubun lideri yapmalıyız. Çocuğumuz güçlü, özgüvenli ve disiplinli olursa, diğer dört çocuk onun gibi olmak ister. Bu, dışarıdaki olumsuz etkilere karşı çocuğumuzu en sağlam şekilde koruyan yöntemdir.
      İkinci mesele teknoloji ve ders baskısı. Sürekli ders yükü altında ezilen bir çocuğun beyni, sınav gününe kadar o kadar bilgi kirliliğine maruz kalıyor ki yeterli oksijen alamıyor. Cevabı biliyor ama geri çağırmak için çok zaman harcıyor. Oysa düzenli egzersiz yapan çocuğun beyni daha net, daha hızlı çalışıyor; egzersiz beyne giden oksijeni artırıyor.
     Bir de şunu hatırlatmak isterim: velinin görevi öğretmenin görevini yapmaya çalışmak değil. Çocuğunuza siz yumruk atmayı öğretmeyin, sporda teknik vermeyin; yanlış öğretirsiniz, biz de bunu silip yeniden yüklemek zorunda kalırız. Veli olarak rolünüz çocuğunuza sevgi ve sınır çizmektir: "Şunu yapma, bunu yap" demektir. Tekniği bize bırakın.
        Son olarak şunu da ekleyeyim: çocuğunuzu yüzmeye gönderin, müziğe gönderin, iyidir. Ama mücadele sporlarını da mutlaka ekleyin. Artık sokak kadın erkek ayrımı tanımıyor; hem erkeklerin hem kızların kendilerini savunabilmesi gerekiyor. Belki hayatlarında bir kez lazım olacak ama o bir kez çok önemli.

KARACABEY'DE SPORA BAKIŞ/DESTEK KONUSUNDA NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?
Uzun yıllardır bu işi yapıyorum; desteğe rağmen de desteksiz de başarılar yaşadık. Desteğin gelmesi güzel ama gelmediğinde de yolumuzu bulduk. Tek bir sporcuyla bile çalışıp onu şampiyon yapabilirsiniz, bu mümkün; ama genel tablo için destek şart.
      Şunu söyleyeyim: televizyonda "şampiyona araba verdiler, altın verdiler, daire verdiler" diye gördüğünüzde, bunu devlet verdi zannetmeyin çoğunlukla. Bunları o bölgenin iş insanları, sporseverleri, halk veriyor; kendi sporcularına sahip çıkıyorlar. Bizde bu kültür henüz tam yerleşmedi.
      Sponsorluk meselesine de değinmek istiyorum. Geçmişte esnafımızdan para topladık, destek aldık; ama biz de onlara hakkını vermedik. Sponsorluk bir karşılıklılık ilişkisidir. "Altın sponsor", "bronz sponsor" gibi kategoriler olmalı; bunların basında, afişlerde görünürlüğü sağlanmalı. Sponsorluk mevzuatı çerçevesinde verilen destek, vergiden düşülebilir. Biz bunu yeterince anlatamadık, sponsorlarımızı küstürdük; onlar da zamanla çekildiler. Bu hatayı tekrarlamamalıyız.
       Belediye desteğine gelince: Ali Özkan, Ergün Koç ve Fatih Karabatı başkanımız dönemlerinde gerçekten büyük destekler gördük; bunun için minnettarız. Ama öncesinde zor dönemler de yaşadı bu spor. Avrupa Şampiyonası'ndan dönen bir sporcuyu yıllarca görmek istemeyen yöneticiler oldu. Ben şunu düşünüyorum: eğer ben belediye başkanı olsam, Avrupa ya da dünya şampiyonu olan bir çocuğu meydana çıkarır, o çocuğun heykeline poz veririm. Bundan daha büyük tanıtım, daha büyük gurur olabilir mi? Bu sporcular bölgenin en iyi reklamıdır.
        Belediye tesislerindeki soruna da değinmek isterim. Belediye tesislerinde antrenörler genellikle asgari ücretle çalıştırılıyor; karşısında yüze yakın öğrenci, elinde bir top. Dünyanın en iyi antrenörü bile böyle bir ortamda başarı çıkaramaz. Başarı asıl olarak küçük kulüplerden geliyor; antrenör, sporcuyla bire bir çalışıyor ve şampiyon yetiştiriyor. O şampiyon bir sonraki antrenör oluyor; böyle büyüyor. Belediyeler ya daha fazla antrenör istihdam etmeli ya da katkı payı alarak öğrenci sayısını dengelemeli; ücret koyulduğunda veli de çocuğunu takip etmeye başlıyor.

HER YAŞA HİTAP EDEN SPORTİF AKTİVİTELERİNİZ VAR. PEKİ KARACABEY SPOR YAPMAYI SEVDİ Mİ?
Karacabey'de güzel bir fitness merkezimiz var; ekipmanları Amerika'dan getirttik. İlçemiz insanlarına, dünyaca ünlü sporcuların antrenman yaptığı ekipmanlarla çalışma imkânı sunuyoruz. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum: kırk yaşından sonra egzersiz yapmak bir tercih değil, zorunluluktur. Ve özellikle toplumda etkili olan, yönetici konumundaki insanların spor yapması gerekiyor; hem sağlıkları için hem de çocuklara örnek olmaları için. Söyle teşvik olmaz; görünerek teşvik olunur.
      Almanya'da fit birini görürseniz büyük ihtimalle yönetici ya da iş sahibi biridir; Türkiye'de fit birini görürseniz büyük ihtimalle sporcu biridir. Makam mevki sahipleri fitness kültürünü benimsediklerinde, toplumun geri kalanı da onları izleyecek.

SON OLARAK NE SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?
Bu branş çok farklı bir dünyadır; bir kez girersiniz, çıkamazsınız. Benim gördüğüm en başarılı isimler bile bu sanatın tamamına ulaşabileceklerini söyleyemez; ömür yetmez. Bu hem zorluğu hem de zenginliğidir.
      Bu röportaj için Karacabey Haber'e, çok teşekkür ediyorum. Umarım ilçemiz insanına bir katkımız olmuştur. Özellikle şunu arzu ediyorum: sporcularımız başarı gösterdiğinde, gazetecilerimiz kollarına girsin ve onları haberleştirsin. Çocukların başarısı görünür olsun; hem onlar için hem de o başarıları görerek spora yönelecek yeni çocuklar için.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve karacabeyhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.