‘Başkasının Acısını Hissediyorsan İnsansın’

GÜNDEM (KH) - Rabia FİDAN | 23.06.2026 - 13:27, Güncelleme: 23.06.2026 - 15:21 1688 kez okundu.
 

‘Başkasının Acısını Hissediyorsan İnsansın’

Karacabey’in değerlerini daha yakından tanımak ve şehrimize bir bellek oluşturmak adına başlattığımız söyleşilerin bu haftaki konuğu Sumud Kahramanı Abdullah Gündem oldu.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz için çok mutlu oldum, çok memnun oldum. Bir Karacabeyli olarak, bir Karacabeylinin soruları sorması beni daha da memnun etti. Karacabey'de doğdum, 1974 yılının Aralık ayında. Mahallemizde ilkokul eğitimimi aldım, ortaokulu ve liseyi İmam Hatip Lisesi'nde tamamladım. Sonra üniversiteyi kazandım; Balıkesir'de Türk Dili ve Edebiyatı / Edebiyat Öğretmenliği bölümünü okudum. Ardından göreve başladık, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptım. Eşim Cidde’de öğretmenlik hakkı elde edince, yaşama imkânı elde edince, emekli olmaya karar verdim. Daha doğrusu ben "emekli olmak" lafını pek sevmiyorum; devletteki öğretmenlik anlaşmamı bitirdim diyeyim. Şu an Cidde’de (Suudi Arabistan) yaşamaya devam ediyorum; fırsat buldukça yine eğitimle ilgili çalışmalarda görev alıyorum. ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNE BAKIŞINIZ NASILDI? Meslek benim için bir tutkuydu. İlkokul beşinci sınıfı bitirince bir çocuğun zihninde "ne olabilirim, hangi mesleği yapabilirim" soruları oluşur ya; ben de kendime bu soruyu sordum ve cevabını aradım. Allah nasip etti, yıllar sonra, ortaokul ve lise bittikten sonra öğretmen olmak nasip oldu. O aşkla başladık.     Öğretmenlik benim için bir meslek değildi, bir yaşam tarzıydı. Yeni nesle bazen "ne olmak istiyorsunuz" diye sorduğumda, "hangisi daha çok para kazandırıyorsa o mesleği yaparım" diye cevaplar aldığım oldu. Çok şaşırdım. İnsan, hayatının bir bölümünü sadece para için ayıramaz; yaptığı işi iyi yapacağına inanması lazım, o işi sevmesi lazım, hakkını vermesi lazım.     Allah'a hamdolsun, yirmi beş yıl hiç sıkılmadan, hiç bıkmadan öğretmenliğimi sürdürdüm. Hatta 65 yaşına kadar öğretmenlik yapacağımı düşünüyordum, "emekli edilirim" diye hayal ediyordum; planım öyleydi. Eşimin görev alması sonucunda devletteki öğretmenlik anlaşmamı sona erdirdim, ama öğretmenlik çabasından hiç vazgeçmedim. Çünkü benim için mutluluk, birisine bir şey öğretebilmek. Öğrencinin küçük ya da büyük olması beni hiç ilgilendirmiyor; yeri geliyor esnaf arkadaşlarımızın ayağına gidip ders veriyorum, bundan keyif alıyorum. Ömrümün sonuna kadar da bundan vazgeçmeyeceğim. ÖĞRENCİLERİNİZLE İLGİLİ UNUTAMADIĞINIZ ANILAR VAR MI? Çok güzel öğrencilerim oldu, gönlü geniş öğrencilerim oldu. Basit ama benim için anlamlı bir olay var: Bir gün nezle olmuştum, kâğıt mendile ihtiyacım vardı. Öğrencilerimden mendil istemiştim. Bir öğrencim kendi mendil paketini çıkartıp içinden 1 tane alıp geri kalan paketi bana vermişti. O ince düşünce çok hoşuma gitmişti; bir öğrencinin böyle düşünebilmesi, kalitesi beni çok etkilemişti.     Aslında öğrencilerime şöyle bakıyorum: onlar aynı zamanda benim öğretmenim. Bana çok şey öğrettiler. Ben öğretmen olurken aynı zamanda bir talebeyim; öğrenmenin bittiğini hiç düşünmüyorum, mezara kadar kendimi öğrenci olarak görüyorum. Esnafından doktoruna, mühendisinden öğrenciye kadar herkesten bir şey öğrenmeye çalışıyorum; öğrendiklerimi de öğretmeye çalışıyorum.     Öğrencilerimle çok güzel vakit geçirdik; spor yaptık, geziler yaptık, gazete çıkardık. Bir araya gelip fotoğraf toplamaları, haber toplamaları, yazı yazmaları çok keyifliydi; öğrenci kendisi de bir şey öğreniyordu.      Beni çok etkileyen bir başka anı da şu: Yıllar sonra eski bir öğrencimle karşılaştım. Sınıfta bir çatışmamız olmuştu, ona sert davranmıştım çünkü haksızdı diye düşünmüştüm. Yıllar sonra gelip "Siz haklıymışsınız, ben yanlış yapmışım, özür dilerim, beni affedin" dedi. Bu beni çok mutlu etti. O an düşündüm ki, eğer ben de ona o gün sert davranıp kavgaya tutuşsaydım, ikimiz de kaybedecektik. Ama ılımlı yaklaştım, hamdolsun ben de kazandım, o da kazandı. TOPLUMSAL DUYARLILIĞINIZ NEREDEN GELİYOR, "AKTİVİST" KİMLİĞİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ? İnancım, haksızlığın sona ermesi için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerektiğini söylüyor; bunu bizim vazifemiz olarak görüyorum. Eğitimcilik ruhum da bunda etkili; eğitmek sadece sözle olmaz, göstererek de olur. Ben bunu göstermeye çalıştım. Nerede bir zulüm, bir haksızlık varsa, onun sona ermesi için bir şey yapma gereği hissettim; bunun için çaba gösterdik, uğraştık, dertlendik, anlattık.       Yakın zamanlarda bu, "aktivist" kelimesiyle özdeşleşti. Aslında biz hep fırsat kolladık: nerede bir mazlum varsa onun yanında nasıl durabiliriz, nerede bir zulüm varsa nasıl son verebiliriz diye.       7 Ekim'den sonra İsrail'in Filistin'e uyguladığı zulüm arttı. Ama bazıları Filistin tarihini bilmiyor; "7 Ekim'den sonra zulüm başladı" zannediyor. Hayır, bu zulüm elli yıl öncesinden, hatta Osmanlı'nın son döneminden bu yana devam ediyor. Bu zulmü iyi anlamak lazım.        Öğrencilik yıllarımızda bile "Filistinli kardeşlerimizi öldürüyorlar, biz ne yapabiliriz?" diye düşünürdük. Efendimiz buyuruyor ki: Müminin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir. Üstelik mazlum Müslüman olmasa bile, bizim inancımızda mazlumun dini sorulmaz; hangi dine inanırsa inansın, onun yanında durmamız, çaba göstermemiz gerekir. Biz de hep çözüm aradık, yazdık, çizdik, konuştuk. Ama zulüm devam ediyor, durmuyor. GAZZE'DEKİ SON DURUMLA İLGİLİ NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ? 7 Ekim'den sonra zulüm artık zirveye çıktı. Şu an itibarıyla yetmiş binin üzerinde şehit var. İsrail, Gazze'deki kardeşlerimizi dünyanın gözü önünde katletti. Bu çok önemli bir şey; çünkü eskiden bu zulüm bu kadar bilinmiyordu, hatta İsrail  dünyaya "mazlum millet" söylemiyle kendini farklı yansıtıyordu. Ama artık İsrail'in zalim hâle dönüştüğü, özellikle 1948'de devleti kurduktan sonra çeşitli yollarla bunu sürdürdüğü daha çok ortaya çıktı.       7 Ekim 2023'ten sonraki zulüm, şu anki imkânlar sayesinde bütün dünyanın gözü önünde daha net görülür oldu. Vicdanımız kırılıyor; çadırda otururken, evinde otururken bombanın düştüğü bir aileyi, bir çocuğu düşünmek çok zor. Bütün dünyada yürüyüşler oldu, protestolar oldu; insanlık vicdanı buna sessiz kalamadı. Zaten insan olmanın gereği bu.         Çok sevdiğim bir söz var, onu burada paylaşmak istiyorum: Eğer acı hissediyorsan canlısın; başkasının acısını hissediyorsan insansın. İnsan olabilmek budur. Başkasının acısına, sıkıntısına kayıtsız kalan biri, canlı bir varlığa dönüşmüştür belki ama artık insan değildir; insan görünür ama insan değildir. GAZZE'YE YARDIM GÖTÜRME ÇABALARINIZDAN BAHSEDER MİSİNİZ? Biz insan kalabilmek için bir şeyler ararken, Mısır'dan Gazze'ye bir yürüyüş düzenleneceğini duyduk. Çok sevindik, "Biz de orada olmalıyız" dedik; çünkü artık sadece yazmaktan, konuşmaktan öte bir faaliyet imkânı doğmuştu. Hemen kaydolduk, Mısır'a gittik. Maalesef orada yürüyüşe izin vermediler; bazı arkadaşlarımız darp edildi, kontrol noktalarında kötü muamele görenler oldu. Yürüyemeyeceğimizi anlayınca Türkiye’ye geri döndük.       Yine de kulağımız hep böyle faaliyetlerde oldu; nerede bir fayda olursa katılmaya çalıştık. Sonra duyduk ki gemiler, tekneler hazırlanacak, denizden Gazze'ye ulaşılmaya çalışılacak. Tam bir fırsat doğdu, hemen yazıldık. Önce Tunus'a gittik. Orada seçimler oldu, organizasyonumuz aksadı, tekrar çalışmaz hâle geldi. Yüz kişi gidip elli kişi geri döndü; ben de geri dönenlerden biriydim, tekneye binemedim.        Türkiye'ye döndük ama gözümüz hep oradaydı, "tekneler kalktı mı" diye takip ediyorduk. Bu arada şunu söylemek isterim: bu Sumud hareketi tarihte ilk kez bu şekilde oluşmuş bir hareketti; tüm dünyadan insanlar sırf insanlık adına bir araya geldi. Öldürülenlerin hepsi Müslümandı, bu zulme karşı çıkanların hepsi de Müslüman değildi; ama hepsi insandı. Beş yüze yakın insan, yüze yakın tekneyle yola çıktı; Tunus'tan, İtalya'dan, Yunanistan'dan gemiler Akdeniz üzerinden yolculuk yapacaktı. SONUNDA FİLOYA KATILABİLDİNİZ Mİ? Tunus'ta binemedik, bir süre sıkıntı oldu, teknelerin hepsi hazırlanamadı, mecburen Türkiye'ye döndük. Ama gözümüz kulağımız hep oradaydı. İki tane kontenjan vardı, iki Türk daha katılabilirdi; müsait olanlar cuma namazına kadar başvursun dediler. Ben de hemen başvurdum. Sorumlu arkadaşla görüştüm, "Başvurum kabul edildi mi?" diye sordum, "kabul edildi" dedi. Sonra öğrendim ki başvuranlar arasında kura çekilecekmiş; o kısa sürede kura çekildi ve kura bana çıktı. Hamdolsun, o anı hiç unutmuyorum, çok sevindim. Oradaki mazlum kardeşlerimiz için bir şey yapabilecektim, bir harekette bulunabilecektim.        İki gün içinde gerekli hazırlıkları yapıp tekneye, filoya katıldık. Yaklaşık yirmi gün boyunca denizdeydik. Yunanistan açıklarında, Girit Yarımadası yakınlarında diğer teknelerle buluştuk. O sırada bizi engellemek için her yol deneniyordu, çünkü bütün dünya bizi izliyordu; zaten amacımız da dünyanın dikkatini çekmekti.        Hamdolsun Akdeniz'e açıldık. Beş yüz milden dört yüz mile, üç yüz mile, sonra yüz mile kadar düştü mesafe. Çok heyecanlandık, "İnşallah olacak, Gazze'ye ulaşırız, kardeşlerimizle kucaklaşırız" diye umutlandık. Ama yüz milden sonra İsrail askerî gemilerle, otomatik silahlarla müdahaleye başladı. Kurşun sıkmıyorlardı ama silahlı yaklaşıyorlardı; her an bir şey olabilirdi, çünkü bu insanlar çocuk öldürmüş, kadın öldürmüş, yaşlı öldürmüş, bombalamış insanlardı; vicdanları yoktu.         Yaklaşık kırk beş mil mesafedeyken teknemize müdahale edip bizi tek tek tutup teknemizle birlikte Aşdod Limanı'na götürdüler. Bütün arkadaşlarımızı oraya götürdüler. GÖZALTI SÜRECİNDE YAŞADIKLARINIZI ANLATIR MISINIZ? Aşdod'a yaklaşırken, teknemizde daha önce de gitmiş Fransız bir doktor vardı; Hristiyandı ama insanlık anlamında çok değerli biriydi. "Bakın" dedi ve bize gösterdi; bir baktık, uzaktan dumanlar yükseliyordu. Büyük ihtimalle bir bombalama olmuştu. O sahne hâlâ gözümün önünden gitmiyor; oradaki kardeşlerimize ne olduğunu, kaç kişinin parçalandığını, kaç kişinin kolunu bacağını kaybettiğini düşünmeden edemedim.         Bizi Aşdod'a götürdükten sonra hapse attılar. Hapiste bize kötü davranılıyordu denebilir; en ufak bir hareketimizde kelepçe takılıyordu, hücreye konuluyorduk. Bir arkadaşımızın kolu kırıldı, başka birinin kolu çıktı; bu tarz şeyler oldu. Ama aşırı işkence dediğimiz, dövme tarzı şeyler bizim grubumuza yapılmadı. Dört beş gün sonra bazılarımızı, sonra herkesi serbest bıraktılar, mecburen ülkelerine gönderdiler. SONRAKİ FİLOLARDA DA BENZER MÜDAHALELER OLDU MU? Evet. Geçtiğimiz aylarda ikinci bir "Sumud Filosu" oldu; yine insanlar tekneyle yola çıktı. Bu sefer İsrail çok daha uzaktan, Yunanistan açıklarında, yaklaşık altı yüz mil mesafeden müdahale etti. Bunu iyi anlamamız lazım; mesafe gittikçe büyüyor. Onları kargo gemilerine, konteynerlere doldurdular; orada hakaret ettiler, kötü davrandılar, işkence ettiler. Sonunda yine serbest bıraktılar ama insanlar yine de vazgeçmedi.         Bir zulüm varsa insan olarak buna karşı koymak zorundayız diyerek tekrar bir araya geldiler, yola çıktılar. İsrail'e yaklaştıklarında yine müdahale edildi, gemiler toplanıp götürüldü, insanlar hapse atıldı, çok kötü davranıldı; kaburga kıranlar oldu. Hatta bu müdahalelerde plastik kurşunla yaralananlar oldu; plastik kurşun da yaralıyor, bir arkadaşımız ayağından yaralanıp ameliyat oldu. Tacize, kötü muameleye uğrayan kadın arkadaşlarımız olduğunu duyduk, çok üzüldük.       Şu anda hâlâ "kara konvoyu" diye bir girişim var; kara yoluyla Gazze'ye yardım götürmeye çalışan arkadaşlarımız oldu. İzin istediler, "Sadece geçip yardım götüreceğiz, başka bir niyetimiz yok" dediler ama izin vermediler. On kişi elçi olarak görüşmeye gitti; aradan yirmi günü, otuz güne yakın bir süre geçti, hâlâ tutsaklar, hâlâ serbest bırakılmadılar. Hatta süre bir ay daha uzatıldı diye duyduk, çok üzüldük. BU YOLCULUĞA KATILANLARDAN EN ÇOK SİZİ ETKİLEYEN ŞEY NEYDİ? İtalyan bir kaptanımız vardı, gemi kaptanı; kendisi yetmiş bir yaşında, jeoloji mühendisi, hiçbir maddi ihtiyacı olmayan, hayatından memnun bir insan. Ona "Bu yaşta, bu imkânlarla niye bu zahmete katılıyorsun?" diye sormuşlar. O da demiş ki: "İsrail'in amacı sadece Filistin değil, bütün dünyaya yayılmak; bu yüzden ben bu yolculuğa katılmalıyım."        İşte o yaşlı İtalyan aktivistin gördüğünü, anladığını, bütün dünyanın görmesi, anlaması lazım. Biz de bunun için çaba gösteriyoruz. Aslında dünyanın büyük bir kesimi artık İsrail'den, Siyonizm'den rahatsız. Burada şunu vurgulamak isterim: biz Yahudi düşmanı değiliz, Siyonizm'in karşısındayız. Bunlar çok farklı kavramlar; bu yolculuğa katılan arkadaşların pek çoğu da bunun bilincinde olduğu için yola çıktı. Eskiye nazaran epey bir bilinç oluştu; bunda sosyal medyanın çok büyük payı var.        Dünyanın bu konuda bilinçli olmasını isterim. Sosyal medyanın bu yönünü iyi kullanmalıyız; sadece kendi işimiz için değil, dünyanın daha güzelleşmesi için bu zulmü, bu sıkıntıyı paylaşmalıyız ki bilinç oluşsun. Sosyal medya sayesinde belli bir bilinç oluştu ama yeterli olsaydı zulüm tamamen dururdu, devam etmezdi. Yine de çaba göstereceğiz; bu bir mücadeledir.       Biz "Sumud" ile yola çıktık, yolculuk yaptık ama o filonun sesinin duyulması çok önemliydi. Kimse duymasaydı, bizi daha fazla tutarlardı, belki daha kötü davranırlardı. Ama bütün dünya tepki gösterince, duyunca, İsrail mecbur kaldı bırakmaya. Şu anda da 25 Temmuz'da yeni bir konvoy planı var, bir terslik olmazsa ona katılmayı düşünüyoruz. Zulüm durana kadar mücadele edeceğiz. KARACABEY SİZİN İÇİN NE İFADE EDİYOR? Memleketimiz, burada doğduk, burada büyüdük. Karacabey benim limanım. Karacabey'de gönlümü, zihnimi dinlendiriyorum; dostlarımla görüşüyorum, mutlu oluyorum. Bütün sene boyunca yaptığım çalışmaların yorgunluğunu burada atıyorum. Benim özümü, kişiliğimi oluşturduğum yer Karacabey; insanın kişiliği çocuklukta oluşur, benim kişiliğim de burada oluştu.         Bu inançla, on sekiz yaşında Karacabey'den ayrıldığımda artık bakışım netleşmişti; ne için çabalamam gerektiğini bilerek Karacabey'den üniversiteye gittim. Vallahi çok şükür, Karacabey bana çok şey kattı, çok şey öğretti. Gittiğimiz her yerde bunu içimizde taşıyoruz, taşıyacağız. İyi ki Karacabeyliyim diyorum. SON OLARAK BİR MESAJINIZ VAR MI? Öncelikle şunu bilelim: Allah bizi yarattı ve insana bir misyon yükledi; insan sıradan bir canlı değildir. Kur'an'a baktığımızda, Allah Teâlâ meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diyor. Yani insan bu dünyaya halife olarak görevlendirilmiş; her işin kontrolünün elinde olması gereken bir varlık. İnsan sadece keyfini düşünüp yaşayıp giden bir varlık değildir; önce kendini keşfetmesi lazım. Bunu keşfedebilirse, sahip olduğu işin, kazandığı paranın bir sonu olduğunu ama insanlara faydalı olma amacının sonu olmadığını anlar. Müslümanca yaşamanın da sonu yok; ölene kadar bu yolda yaşıyoruz. Efendimiz buyuruyor ki: İnsanların en hayırlısı, başkalarına faydalı olandır. Bu amaç uğruna yaşarsa insan, hayatı anlam kazanır; başına gelen sıkıntılar, belalar bile daha anlamlı olur.         Bunu sağlayan işler yapmalıyız. En başta söylediğimiz gibi, Allah'ın istediği şekilde yaşamak, sonra kendimizi geliştirmemiz, ufkumuzu açmamız, araştırmamız, öğrenmemiz lazım. İnsanın en şerefli eylemlerinden biri öğrenmektir. Mesela konuşmamda "Siyonizm" kavramı geçti; bu kavramı araştırmamız, üzerine kafa yormamız lazım. Filistin'in tarihini araştırmamız lazım. Ben bunu yıllar önce araştırmaya başladım; masonluğun ne olduğunu da araştırmamız lazım. O zaman daha bilinçli hareket ederiz.          Şunu da söylemek isterim: zulme engel olabilecek her yola başvurmamız lazım, öğrendikten sonra harekete geçmemiz lazım. Bunlardan biri de boykot; bazı insanlar boykotu hafife alıyor, kesinlikle hafife alınmaması gereken bir şey. Boykot, zulmü destekleyen bir şirketin ürününü, içeceğini tüketmemek demek; düşünürseniz, o içeceği içmesek ölür müyüz? O gömleği giymesek, o hamburgeri yemesek ölür müyüz? Hayır. Ama Gazzeli Müslüman kardeşlerimizin giyecek ayakkabısı bile yok; bombada kolu kopan birinin geçireceği bir gömleği bile yok. Siz istediğiniz markayı tüketmekten vazgeçemiyorsanız, bu insanlığa yakışmaz.         Hatta bir arkadaşım var, İsrail zindanlarındayken kendisine mahkûm elbisesi, eşofman tarzı bir şey vermişler; "Bunu giymem" demiş. Sonradan bir yetkili gelip "Görüşmen lazım, giy" demiş ama o, insan olmanın gerektirdiği hassasiyeti göstermiş.         Bütün bunları, en önemli gördüğüm şeyleri söylemeye çalıştım. Çok teşekkür ederim, Allah razı olsun; beni çok mutlu ettiniz. Karacabeyli bir kardeşimizin, Karacabeyli birine bu soruları sorması beni ayrıca mutlu etti.         Rabbim inşallah huzur dolu bir dünyada yaşamayı hepimize nasip etsin. İnşallah biz göremesek de sizler görürsünüz; zulmün bittiği günleri yaşarız inşallah. İçişleri Bakanımız "Kudüs Valisi olmayı hayal ediyorum" demişti; biz de İslam'ın zaferinin geleceğini, Rabbimizin bunu nasip edeceğini umuyoruz. İstanbul Havalimanı'ndan bilet alıp, özgürleşmiş Filistin'deki Havalimanına inip, özgür bir şekilde Kudüs'te Mescid-i Aksa'da Cuma namazı kılmayı Rabbimizden talep ediyoruz. Rabbim inşallah nasip etsin.
Karacabey’in değerlerini daha yakından tanımak ve şehrimize bir bellek oluşturmak adına başlattığımız söyleşilerin bu haftaki konuğu Sumud Kahramanı Abdullah Gündem oldu.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz için çok mutlu oldum, çok memnun oldum. Bir Karacabeyli olarak, bir Karacabeylinin soruları sorması beni daha da memnun etti.

Karacabey'de doğdum, 1974 yılının Aralık ayında. Mahallemizde ilkokul eğitimimi aldım, ortaokulu ve liseyi İmam Hatip Lisesi'nde tamamladım. Sonra üniversiteyi kazandım; Balıkesir'de Türk Dili ve Edebiyatı / Edebiyat Öğretmenliği bölümünü okudum. Ardından göreve başladık, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptım.

Eşim Cidde’de öğretmenlik hakkı elde edince, yaşama imkânı elde edince, emekli olmaya karar verdim. Daha doğrusu ben "emekli olmak" lafını pek sevmiyorum; devletteki öğretmenlik anlaşmamı bitirdim diyeyim. Şu an Cidde’de (Suudi Arabistan) yaşamaya devam ediyorum; fırsat buldukça yine eğitimle ilgili çalışmalarda görev alıyorum.
ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNE BAKIŞINIZ NASILDI?
Meslek benim için bir tutkuydu. İlkokul beşinci sınıfı bitirince bir çocuğun zihninde "ne olabilirim, hangi mesleği yapabilirim" soruları oluşur ya; ben de kendime bu soruyu sordum ve cevabını aradım. Allah nasip etti, yıllar sonra, ortaokul ve lise bittikten sonra öğretmen olmak nasip oldu. O aşkla başladık.
    Öğretmenlik benim için bir meslek değildi, bir yaşam tarzıydı. Yeni nesle bazen "ne olmak istiyorsunuz" diye sorduğumda, "hangisi daha çok para kazandırıyorsa o mesleği yaparım" diye cevaplar aldığım oldu. Çok şaşırdım. İnsan, hayatının bir bölümünü sadece para için ayıramaz; yaptığı işi iyi yapacağına inanması lazım, o işi sevmesi lazım, hakkını vermesi lazım.
    Allah'a hamdolsun, yirmi beş yıl hiç sıkılmadan, hiç bıkmadan öğretmenliğimi sürdürdüm. Hatta 65 yaşına kadar öğretmenlik yapacağımı düşünüyordum, "emekli edilirim" diye hayal ediyordum; planım öyleydi. Eşimin görev alması sonucunda devletteki öğretmenlik anlaşmamı sona erdirdim, ama öğretmenlik çabasından hiç vazgeçmedim. Çünkü benim için mutluluk, birisine bir şey öğretebilmek. Öğrencinin küçük ya da büyük olması beni hiç ilgilendirmiyor; yeri geliyor esnaf arkadaşlarımızın ayağına gidip ders veriyorum, bundan keyif alıyorum. Ömrümün sonuna kadar da bundan vazgeçmeyeceğim.
ÖĞRENCİLERİNİZLE İLGİLİ UNUTAMADIĞINIZ ANILAR VAR MI?
Çok güzel öğrencilerim oldu, gönlü geniş öğrencilerim oldu. Basit ama benim için anlamlı bir olay var: Bir gün nezle olmuştum, kâğıt mendile ihtiyacım vardı. Öğrencilerimden mendil istemiştim. Bir öğrencim kendi mendil paketini çıkartıp içinden 1 tane alıp geri kalan paketi bana vermişti. O ince düşünce çok hoşuma gitmişti; bir öğrencinin böyle düşünebilmesi, kalitesi beni çok etkilemişti.
    Aslında öğrencilerime şöyle bakıyorum: onlar aynı zamanda benim öğretmenim. Bana çok şey öğrettiler. Ben öğretmen olurken aynı zamanda bir talebeyim; öğrenmenin bittiğini hiç düşünmüyorum, mezara kadar kendimi öğrenci olarak görüyorum. Esnafından doktoruna, mühendisinden öğrenciye kadar herkesten bir şey öğrenmeye çalışıyorum; öğrendiklerimi de öğretmeye çalışıyorum.
    Öğrencilerimle çok güzel vakit geçirdik; spor yaptık, geziler yaptık, gazete çıkardık. Bir araya gelip fotoğraf toplamaları, haber toplamaları, yazı yazmaları çok keyifliydi; öğrenci kendisi de bir şey öğreniyordu.
     Beni çok etkileyen bir başka anı da şu: Yıllar sonra eski bir öğrencimle karşılaştım. Sınıfta bir çatışmamız olmuştu, ona sert davranmıştım çünkü haksızdı diye düşünmüştüm. Yıllar sonra gelip "Siz haklıymışsınız, ben yanlış yapmışım, özür dilerim, beni affedin" dedi. Bu beni çok mutlu etti. O an düşündüm ki, eğer ben de ona o gün sert davranıp kavgaya tutuşsaydım, ikimiz de kaybedecektik. Ama ılımlı yaklaştım, hamdolsun ben de kazandım, o da kazandı.
TOPLUMSAL DUYARLILIĞINIZ NEREDEN GELİYOR, "AKTİVİST" KİMLİĞİNİZDEN BAHSEDER MİSİNİZ?
İnancım, haksızlığın sona ermesi için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerektiğini söylüyor; bunu bizim vazifemiz olarak görüyorum. Eğitimcilik ruhum da bunda etkili; eğitmek sadece sözle olmaz, göstererek de olur. Ben bunu göstermeye çalıştım. Nerede bir zulüm, bir haksızlık varsa, onun sona ermesi için bir şey yapma gereği hissettim; bunun için çaba gösterdik, uğraştık, dertlendik, anlattık.
      Yakın zamanlarda bu, "aktivist" kelimesiyle özdeşleşti. Aslında biz hep fırsat kolladık: nerede bir mazlum varsa onun yanında nasıl durabiliriz, nerede bir zulüm varsa nasıl son verebiliriz diye.
      7 Ekim'den sonra İsrail'in Filistin'e uyguladığı zulüm arttı. Ama bazıları Filistin tarihini bilmiyor; "7 Ekim'den sonra zulüm başladı" zannediyor. Hayır, bu zulüm elli yıl öncesinden, hatta Osmanlı'nın son döneminden bu yana devam ediyor. Bu zulmü iyi anlamak lazım.
       Öğrencilik yıllarımızda bile "Filistinli kardeşlerimizi öldürüyorlar, biz ne yapabiliriz?" diye düşünürdük. Efendimiz buyuruyor ki: Müminin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir. Üstelik mazlum Müslüman olmasa bile, bizim inancımızda mazlumun dini sorulmaz; hangi dine inanırsa inansın, onun yanında durmamız, çaba göstermemiz gerekir. Biz de hep çözüm aradık, yazdık, çizdik, konuştuk. Ama zulüm devam ediyor, durmuyor.
GAZZE'DEKİ SON DURUMLA İLGİLİ NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?
7 Ekim'den sonra zulüm artık zirveye çıktı. Şu an itibarıyla yetmiş binin üzerinde şehit var. İsrail, Gazze'deki kardeşlerimizi dünyanın gözü önünde katletti. Bu çok önemli bir şey; çünkü eskiden bu zulüm bu kadar bilinmiyordu, hatta İsrail  dünyaya "mazlum millet" söylemiyle kendini farklı yansıtıyordu. Ama artık İsrail'in zalim hâle dönüştüğü, özellikle 1948'de devleti kurduktan sonra çeşitli yollarla bunu sürdürdüğü daha çok ortaya çıktı.
      7 Ekim 2023'ten sonraki zulüm, şu anki imkânlar sayesinde bütün dünyanın gözü önünde daha net görülür oldu. Vicdanımız kırılıyor; çadırda otururken, evinde otururken bombanın düştüğü bir aileyi, bir çocuğu düşünmek çok zor. Bütün dünyada yürüyüşler oldu, protestolar oldu; insanlık vicdanı buna sessiz kalamadı. Zaten insan olmanın gereği bu.
        Çok sevdiğim bir söz var, onu burada paylaşmak istiyorum: Eğer acı hissediyorsan canlısın; başkasının acısını hissediyorsan insansın. İnsan olabilmek budur. Başkasının acısına, sıkıntısına kayıtsız kalan biri, canlı bir varlığa dönüşmüştür belki ama artık insan değildir; insan görünür ama insan değildir.
GAZZE'YE YARDIM GÖTÜRME ÇABALARINIZDAN BAHSEDER MİSİNİZ?
Biz insan kalabilmek için bir şeyler ararken, Mısır'dan Gazze'ye bir yürüyüş düzenleneceğini duyduk. Çok sevindik, "Biz de orada olmalıyız" dedik; çünkü artık sadece yazmaktan, konuşmaktan öte bir faaliyet imkânı doğmuştu. Hemen kaydolduk, Mısır'a gittik. Maalesef orada yürüyüşe izin vermediler; bazı arkadaşlarımız darp edildi, kontrol noktalarında kötü muamele görenler oldu. Yürüyemeyeceğimizi anlayınca Türkiye’ye geri döndük.
      Yine de kulağımız hep böyle faaliyetlerde oldu; nerede bir fayda olursa katılmaya çalıştık. Sonra duyduk ki gemiler, tekneler hazırlanacak, denizden Gazze'ye ulaşılmaya çalışılacak. Tam bir fırsat doğdu, hemen yazıldık. Önce Tunus'a gittik. Orada seçimler oldu, organizasyonumuz aksadı, tekrar çalışmaz hâle geldi. Yüz kişi gidip elli kişi geri döndü; ben de geri dönenlerden biriydim, tekneye binemedim.
       Türkiye'ye döndük ama gözümüz hep oradaydı, "tekneler kalktı mı" diye takip ediyorduk. Bu arada şunu söylemek isterim: bu Sumud hareketi tarihte ilk kez bu şekilde oluşmuş bir hareketti; tüm dünyadan insanlar sırf insanlık adına bir araya geldi. Öldürülenlerin hepsi Müslümandı, bu zulme karşı çıkanların hepsi de Müslüman değildi; ama hepsi insandı. Beş yüze yakın insan, yüze yakın tekneyle yola çıktı; Tunus'tan, İtalya'dan, Yunanistan'dan gemiler Akdeniz üzerinden yolculuk yapacaktı.
SONUNDA FİLOYA KATILABİLDİNİZ Mİ?
Tunus'ta binemedik, bir süre sıkıntı oldu, teknelerin hepsi hazırlanamadı, mecburen Türkiye'ye döndük. Ama gözümüz kulağımız hep oradaydı. İki tane kontenjan vardı, iki Türk daha katılabilirdi; müsait olanlar cuma namazına kadar başvursun dediler. Ben de hemen başvurdum. Sorumlu arkadaşla görüştüm, "Başvurum kabul edildi mi?" diye sordum, "kabul edildi" dedi. Sonra öğrendim ki başvuranlar arasında kura çekilecekmiş; o kısa sürede kura çekildi ve kura bana çıktı. Hamdolsun, o anı hiç unutmuyorum, çok sevindim. Oradaki mazlum kardeşlerimiz için bir şey yapabilecektim, bir harekette bulunabilecektim.
       İki gün içinde gerekli hazırlıkları yapıp tekneye, filoya katıldık. Yaklaşık yirmi gün boyunca denizdeydik. Yunanistan açıklarında, Girit Yarımadası yakınlarında diğer teknelerle buluştuk. O sırada bizi engellemek için her yol deneniyordu, çünkü bütün dünya bizi izliyordu; zaten amacımız da dünyanın dikkatini çekmekti.
       Hamdolsun Akdeniz'e açıldık. Beş yüz milden dört yüz mile, üç yüz mile, sonra yüz mile kadar düştü mesafe. Çok heyecanlandık, "İnşallah olacak, Gazze'ye ulaşırız, kardeşlerimizle kucaklaşırız" diye umutlandık. Ama yüz milden sonra İsrail askerî gemilerle, otomatik silahlarla müdahaleye başladı. Kurşun sıkmıyorlardı ama silahlı yaklaşıyorlardı; her an bir şey olabilirdi, çünkü bu insanlar çocuk öldürmüş, kadın öldürmüş, yaşlı öldürmüş, bombalamış insanlardı; vicdanları yoktu.
        Yaklaşık kırk beş mil mesafedeyken teknemize müdahale edip bizi tek tek tutup teknemizle birlikte Aşdod Limanı'na götürdüler. Bütün arkadaşlarımızı oraya götürdüler.
GÖZALTI SÜRECİNDE YAŞADIKLARINIZI ANLATIR MISINIZ?
Aşdod'a yaklaşırken, teknemizde daha önce de gitmiş Fransız bir doktor vardı; Hristiyandı ama insanlık anlamında çok değerli biriydi. "Bakın" dedi ve bize gösterdi; bir baktık, uzaktan dumanlar yükseliyordu. Büyük ihtimalle bir bombalama olmuştu. O sahne hâlâ gözümün önünden gitmiyor; oradaki kardeşlerimize ne olduğunu, kaç kişinin parçalandığını, kaç kişinin kolunu bacağını kaybettiğini düşünmeden edemedim.
        Bizi Aşdod'a götürdükten sonra hapse attılar. Hapiste bize kötü davranılıyordu denebilir; en ufak bir hareketimizde kelepçe takılıyordu, hücreye konuluyorduk. Bir arkadaşımızın kolu kırıldı, başka birinin kolu çıktı; bu tarz şeyler oldu. Ama aşırı işkence dediğimiz, dövme tarzı şeyler bizim grubumuza yapılmadı. Dört beş gün sonra bazılarımızı, sonra herkesi serbest bıraktılar, mecburen ülkelerine gönderdiler.
SONRAKİ FİLOLARDA DA BENZER MÜDAHALELER OLDU MU?
Evet. Geçtiğimiz aylarda ikinci bir "Sumud Filosu" oldu; yine insanlar tekneyle yola çıktı. Bu sefer İsrail çok daha uzaktan, Yunanistan açıklarında, yaklaşık altı yüz mil mesafeden müdahale etti. Bunu iyi anlamamız lazım; mesafe gittikçe büyüyor. Onları kargo gemilerine, konteynerlere doldurdular; orada hakaret ettiler, kötü davrandılar, işkence ettiler. Sonunda yine serbest bıraktılar ama insanlar yine de vazgeçmedi.
        Bir zulüm varsa insan olarak buna karşı koymak zorundayız diyerek tekrar bir araya geldiler, yola çıktılar. İsrail'e yaklaştıklarında yine müdahale edildi, gemiler toplanıp götürüldü, insanlar hapse atıldı, çok kötü davranıldı; kaburga kıranlar oldu. Hatta bu müdahalelerde plastik kurşunla yaralananlar oldu; plastik kurşun da yaralıyor, bir arkadaşımız ayağından yaralanıp ameliyat oldu. Tacize, kötü muameleye uğrayan kadın arkadaşlarımız olduğunu duyduk, çok üzüldük.
      Şu anda hâlâ "kara konvoyu" diye bir girişim var; kara yoluyla Gazze'ye yardım götürmeye çalışan arkadaşlarımız oldu. İzin istediler, "Sadece geçip yardım götüreceğiz, başka bir niyetimiz yok" dediler ama izin vermediler. On kişi elçi olarak görüşmeye gitti; aradan yirmi günü, otuz güne yakın bir süre geçti, hâlâ tutsaklar, hâlâ serbest bırakılmadılar. Hatta süre bir ay daha uzatıldı diye duyduk, çok üzüldük.
BU YOLCULUĞA KATILANLARDAN EN ÇOK SİZİ ETKİLEYEN ŞEY NEYDİ?
İtalyan bir kaptanımız vardı, gemi kaptanı; kendisi yetmiş bir yaşında, jeoloji mühendisi, hiçbir maddi ihtiyacı olmayan, hayatından memnun bir insan. Ona "Bu yaşta, bu imkânlarla niye bu zahmete katılıyorsun?" diye sormuşlar. O da demiş ki: "İsrail'in amacı sadece Filistin değil, bütün dünyaya yayılmak; bu yüzden ben bu yolculuğa katılmalıyım."
       İşte o yaşlı İtalyan aktivistin gördüğünü, anladığını, bütün dünyanın görmesi, anlaması lazım. Biz de bunun için çaba gösteriyoruz. Aslında dünyanın büyük bir kesimi artık İsrail'den, Siyonizm'den rahatsız. Burada şunu vurgulamak isterim: biz Yahudi düşmanı değiliz, Siyonizm'in karşısındayız. Bunlar çok farklı kavramlar; bu yolculuğa katılan arkadaşların pek çoğu da bunun bilincinde olduğu için yola çıktı. Eskiye nazaran epey bir bilinç oluştu; bunda sosyal medyanın çok büyük payı var.
       Dünyanın bu konuda bilinçli olmasını isterim. Sosyal medyanın bu yönünü iyi kullanmalıyız; sadece kendi işimiz için değil, dünyanın daha güzelleşmesi için bu zulmü, bu sıkıntıyı paylaşmalıyız ki bilinç oluşsun. Sosyal medya sayesinde belli bir bilinç oluştu ama yeterli olsaydı zulüm tamamen dururdu, devam etmezdi. Yine de çaba göstereceğiz; bu bir mücadeledir.
      Biz "Sumud" ile yola çıktık, yolculuk yaptık ama o filonun sesinin duyulması çok önemliydi. Kimse duymasaydı, bizi daha fazla tutarlardı, belki daha kötü davranırlardı. Ama bütün dünya tepki gösterince, duyunca, İsrail mecbur kaldı bırakmaya. Şu anda da 25 Temmuz'da yeni bir konvoy planı var, bir terslik olmazsa ona katılmayı düşünüyoruz. Zulüm durana kadar mücadele edeceğiz.
KARACABEY SİZİN İÇİN NE İFADE EDİYOR?
Memleketimiz, burada doğduk, burada büyüdük. Karacabey benim limanım. Karacabey'de gönlümü, zihnimi dinlendiriyorum; dostlarımla görüşüyorum, mutlu oluyorum. Bütün sene boyunca yaptığım çalışmaların yorgunluğunu burada atıyorum. Benim özümü, kişiliğimi oluşturduğum yer Karacabey; insanın kişiliği çocuklukta oluşur, benim kişiliğim de burada oluştu.
        Bu inançla, on sekiz yaşında Karacabey'den ayrıldığımda artık bakışım netleşmişti; ne için çabalamam gerektiğini bilerek Karacabey'den üniversiteye gittim. Vallahi çok şükür, Karacabey bana çok şey kattı, çok şey öğretti. Gittiğimiz her yerde bunu içimizde taşıyoruz, taşıyacağız. İyi ki Karacabeyliyim diyorum.
SON OLARAK BİR MESAJINIZ VAR MI?
Öncelikle şunu bilelim: Allah bizi yarattı ve insana bir misyon yükledi; insan sıradan bir canlı değildir. Kur'an'a baktığımızda, Allah Teâlâ meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diyor. Yani insan bu dünyaya halife olarak görevlendirilmiş; her işin kontrolünün elinde olması gereken bir varlık. İnsan sadece keyfini düşünüp yaşayıp giden bir varlık değildir; önce kendini keşfetmesi lazım. Bunu keşfedebilirse, sahip olduğu işin, kazandığı paranın bir sonu olduğunu ama insanlara faydalı olma amacının sonu olmadığını anlar. Müslümanca yaşamanın da sonu yok; ölene kadar bu yolda yaşıyoruz. Efendimiz buyuruyor ki: İnsanların en hayırlısı, başkalarına faydalı olandır. Bu amaç uğruna yaşarsa insan, hayatı anlam kazanır; başına gelen sıkıntılar, belalar bile daha anlamlı olur.
        Bunu sağlayan işler yapmalıyız. En başta söylediğimiz gibi, Allah'ın istediği şekilde yaşamak, sonra kendimizi geliştirmemiz, ufkumuzu açmamız, araştırmamız, öğrenmemiz lazım. İnsanın en şerefli eylemlerinden biri öğrenmektir.

Mesela konuşmamda "Siyonizm" kavramı geçti; bu kavramı araştırmamız, üzerine kafa yormamız lazım. Filistin'in tarihini araştırmamız lazım. Ben bunu yıllar önce araştırmaya başladım; masonluğun ne olduğunu da araştırmamız lazım. O zaman daha bilinçli hareket ederiz.
         Şunu da söylemek isterim: zulme engel olabilecek her yola başvurmamız lazım, öğrendikten sonra harekete geçmemiz lazım. Bunlardan biri de boykot; bazı insanlar boykotu hafife alıyor, kesinlikle hafife alınmaması gereken bir şey. Boykot, zulmü destekleyen bir şirketin ürününü, içeceğini tüketmemek demek; düşünürseniz, o içeceği içmesek ölür müyüz? O gömleği giymesek, o hamburgeri yemesek ölür müyüz? Hayır. Ama Gazzeli Müslüman kardeşlerimizin giyecek ayakkabısı bile yok; bombada kolu kopan birinin geçireceği bir gömleği bile yok. Siz istediğiniz markayı tüketmekten vazgeçemiyorsanız, bu insanlığa yakışmaz.
        Hatta bir arkadaşım var, İsrail zindanlarındayken kendisine mahkûm elbisesi, eşofman tarzı bir şey vermişler; "Bunu giymem" demiş. Sonradan bir yetkili gelip "Görüşmen lazım, giy" demiş ama o, insan olmanın gerektirdiği hassasiyeti göstermiş.
        Bütün bunları, en önemli gördüğüm şeyleri söylemeye çalıştım. Çok teşekkür ederim, Allah razı olsun; beni çok mutlu ettiniz. Karacabeyli bir kardeşimizin, Karacabeyli birine bu soruları sorması beni ayrıca mutlu etti.
        Rabbim inşallah huzur dolu bir dünyada yaşamayı hepimize nasip etsin. İnşallah biz göremesek de sizler görürsünüz; zulmün bittiği günleri yaşarız inşallah. İçişleri Bakanımız "Kudüs Valisi olmayı hayal ediyorum" demişti; biz de İslam'ın zaferinin geleceğini, Rabbimizin bunu nasip edeceğini umuyoruz. İstanbul Havalimanı'ndan bilet alıp, özgürleşmiş Filistin'deki Havalimanına inip, özgür bir şekilde Kudüs'te Mescid-i Aksa'da Cuma namazı kılmayı Rabbimizden talep ediyoruz. Rabbim inşallah nasip etsin.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve karacabeyhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.