Semanur ERDOĞAN
Köşe Yazarı
Semanur ERDOĞAN
 

Sen aslında Ceteris Paribus’ta iyi birisin.

Hangimiz iyiyiz ve nerede iyiyiz? Sessizlikte mi iyiyiz, gürültüde mi? Hangi insanlarla yan yanayken iyiliğimiz ortaya çıkıyor? Bazen insanın kendini kandırmak için kurduğu en basit yalanlardan biriyle karşılaşırız: “Ben aslında iyi biriyim.” Bu cümle, çoğu zaman bir sorgulamanın değil, bir savunmanın parçasıdır. Thomas Hobbes insanın doğasını çıkarcı ve rekabetçi bir yerden tarif ederken, Rousseau gibi düşünürler insanın özünde iyi olduğunu, onu bozanın koşullar olduğunu söyler. Yani tartışma yeni değil. Ama belki de mesele insanın ne olduğu değil, hangi şartlar altında neye dönüştüğüdür. Belirli koşullar sabitken — ceteris paribus — iyilikten söz etmek kolaydır. Asıl soru, koşullar değiştiğinde, risk arttığında, bedel devreye girdiğinde ne yaptığımızdır. Çünkü iyilik çoğu zaman bir karakter meselesi olmaktan çok, bir durum meselesi gibi çalışır. Mesela koşullarımız mükemmele yakınken ne kadar iyiyiz? Her şey yolundayken, imkânlarımız dolup taşarken iyiliğimiz neye benziyor? Peki koşullar berbatken, kaybederken, eksilirken ne kadar iyi kalabiliyoruz? İyilik tam da burada bir sınav hâline geliyor. Çünkü bollukta sergilenen iyilikle eksiklikte sergilenen iyilik aynı sonuçları vermez. Dünyadaki işleşinin çok iyi bir espiri anlayışı var: genellikle iyilik beraberinde bir müeyyide getirir. Kötülükteki riski hesaplamak çoğu zaman mümkünken iyilikteki riski hesaplamak neredeyse imkansızdır. Çünkü kötülüğün yayılması ve uzayan dalları iyilik kadar hızlı ve savunmazsız değilir. İyilik her koşulda bir bedel gerektirir. Bazen sadece kendini karşına alman bazen tüm toplumla savaşman gerekir. Bu çetrefilli iyiyilik meselesini biraz daha tartışalım. Aslında söylediğim şey öyle yeni, tuhaf ya da “fazla bireyci” bir iddia değil. Ahlak felsefesinin en eski ve en çetrefilli tartışmalarından birinin tam ortasında duruyor: İyilik, sonuçla mı ilgilidir yoksa niyetle ve karakterle mi? Stoacılar bu konuda oldukça nettir. Seneca’dan Marcus Aurelius’a kadar hepsi şunu söyler: İyi ve kötü, dış dünyada değil, insanın kendi iradesindedir. Dünya yanabilir, insanlar nankör olabilir, yaptığın iyilik karşılık bulmayabilir; bunların hiçbiri ahlaki değerin ölçütü değildir. Ölçüt, iç “kaleni” koruyup koruyamadığındır. Yani başaramasan bile, niyetin erdemliyse, mesele kapanır. Dışarıdaki sonuç seni tanımlamaz. Kant işi daha da sertleştirir. Ona göre bir eylemin kimseye fayda sağlaması onu otomatik olarak “iyi” yapmaz. İnsanlar mutlu olsun diye değil, “doğru olan bu” olduğu için yapılan eylem ahlakidir. Ahlak yasası toplumdan, dinden ya da alkıştan değil; insanın kendi aklından çıkar. İyilik, başkalarının hissettiğiyle değil, senin içindeki ödev bilinciyle ilgilidir. Nietzsche ise meseleyi neredeyse masayı devirerek ele alır. “Başkaları için yaşamak”, “fedakârlık”, “merhamet” gibi kavramların çoğunu birer erdem değil, birer kaçış olarak görür. Ona göre sürekli başkasına odaklanan insan, aslında kendisiyle yüzleşmekten kaçıyordur. Gerçek mesele, insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi ve kendi değerlerini yaratmasıdır. Bu bencil görünür ama Nietzsche’ye göre en dürüst olandır. Ayn Rand ise bu hattı uç noktaya taşır ve hiç dolandırmaz: Başkası için yaşamak ahlaki bir erdem değil, ahlaki bir çöküştür. İyi insan; kimseye yük olmayan, kimseyi de kendine kurban etmeyen, kendi aklıyla üreten insandır. İyilik, toplumsal bir hizmet değil, bireysel bir tutarlılık meselesidir. Bütün bunları yan yana koyduğumuzda rahatsız edici ama basit bir sonuç çıkıyor: İyi insan olmak, çoğu zaman sandığımız gibi “başkaları için ne yaptığımızla” değil, kendimizle ne yaptığımızla ilgili. Ve evet, bu fikir modern dünyanın fedakârlık ve sosyal fayda merkezli iyilik anlatısını ciddi biçimde huzursuz ediyor. Ama belki de bazı iyiliklerin görevi zaten huzur vermek değil, insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakmaktır. Rahatsız olmaktır, alışkın olduğundan kopmaktır. Yıllarca her gün yaptığın hatayı farkedip artık yapmayı bırakmak, alışkanlığı kesip atmaktır. İnandığın şeyin eğriliğini görüp tüm gücünle üstüne inşa ettiklerinle onu doğrultmaya çalışmaktır. İnsanın içinde, hepimizin çok iyi tanıdığı ama önüne gitmekten kaçındığı bir yer vardır: Vicdan. Gitmek için randevu almaya gerek olmayan, ama yargılanmaktan korkulan bir mahkeme. İyi insan, her günün sonunda o mahkemenin kapısından girmeyi ertelemeyendir. Geldiği yerden, başardıklarından, elindeki fazlalığın ya da yokluğun kendisine ne yaptırdığından sorumluluk alan ve bunu sorgulayabilendir. İyi insan, bir gün battı diye sürekli en dibe doğru kürek çekmeyen insandır. Kendini tamamen aklamaya çalışmayan ama kendini bütünüyle de mahkûm etmeyen. Hatalarının, kusurlarının peşine düşen; eksiklerinin ne olduğunu dürüstçe araştıran ve bunlarla yüzleşmekten kaçmayan kişidir. Belki de en rahatsız edici gerçek şudur: İyi insan olmak, dışarıyla ve başkalarıyla ilgili bir mesele değildir. Alkışla, onayla, “iyi biri” denmesiyle kurulmaz. Daha çok tek başınayken, kimse bakmıyorken, içeriyle — ruhla — yapılan o sessiz hesaplaşmayla ilgilidir. Ve belki tam da bu yüzden bu kadar zordur. Çünkü o hesaplaşmada kimseyi kandıramazsın.
Ekleme Tarihi: 03 Ocak 2026 -Cumartesi

Sen aslında Ceteris Paribus’ta iyi birisin.

Hangimiz iyiyiz ve nerede iyiyiz? Sessizlikte mi iyiyiz, gürültüde mi? Hangi insanlarla yan yanayken iyiliğimiz ortaya çıkıyor? Bazen insanın kendini kandırmak için kurduğu en basit yalanlardan biriyle karşılaşırız: “Ben aslında iyi biriyim.”
Bu cümle, çoğu zaman bir sorgulamanın değil, bir savunmanın parçasıdır. Thomas Hobbes insanın doğasını çıkarcı ve rekabetçi bir yerden tarif ederken, Rousseau gibi düşünürler insanın özünde iyi olduğunu, onu bozanın koşullar olduğunu söyler. Yani tartışma yeni değil. Ama belki de mesele insanın ne olduğu değil, hangi şartlar altında neye dönüştüğüdür.
Belirli koşullar sabitken — ceteris paribus — iyilikten söz etmek kolaydır. Asıl soru, koşullar değiştiğinde, risk arttığında, bedel devreye girdiğinde ne yaptığımızdır. Çünkü iyilik çoğu zaman bir karakter meselesi olmaktan çok, bir durum meselesi gibi çalışır.
Mesela koşullarımız mükemmele yakınken ne kadar iyiyiz? Her şey yolundayken, imkânlarımız dolup taşarken iyiliğimiz neye benziyor? Peki koşullar berbatken, kaybederken, eksilirken ne kadar iyi kalabiliyoruz? İyilik tam da burada bir sınav hâline geliyor. Çünkü bollukta sergilenen iyilikle eksiklikte sergilenen iyilik aynı sonuçları vermez. Dünyadaki işleşinin çok iyi bir espiri anlayışı var: genellikle iyilik beraberinde bir müeyyide getirir. Kötülükteki riski hesaplamak çoğu zaman mümkünken iyilikteki riski hesaplamak neredeyse imkansızdır. Çünkü kötülüğün yayılması ve uzayan dalları iyilik kadar hızlı ve savunmazsız değilir. İyilik her koşulda bir bedel gerektirir. Bazen sadece kendini karşına alman bazen tüm toplumla savaşman gerekir. Bu çetrefilli iyiyilik meselesini biraz daha tartışalım.
Aslında söylediğim şey öyle yeni, tuhaf ya da “fazla bireyci” bir iddia değil. Ahlak felsefesinin en eski ve en çetrefilli tartışmalarından birinin tam ortasında duruyor: İyilik, sonuçla mı ilgilidir yoksa niyetle ve karakterle mi?
Stoacılar bu konuda oldukça nettir. Seneca’dan Marcus Aurelius’a kadar hepsi şunu söyler: İyi ve kötü, dış dünyada değil, insanın kendi iradesindedir. Dünya yanabilir, insanlar nankör olabilir, yaptığın iyilik karşılık bulmayabilir; bunların hiçbiri ahlaki değerin ölçütü değildir. Ölçüt, iç “kaleni” koruyup koruyamadığındır. Yani başaramasan bile, niyetin erdemliyse, mesele kapanır. Dışarıdaki sonuç seni tanımlamaz.
Kant işi daha da sertleştirir. Ona göre bir eylemin kimseye fayda sağlaması onu otomatik olarak “iyi” yapmaz. İnsanlar mutlu olsun diye değil, “doğru olan bu” olduğu için yapılan eylem ahlakidir. Ahlak yasası toplumdan, dinden ya da alkıştan değil; insanın kendi aklından çıkar. İyilik, başkalarının hissettiğiyle değil, senin içindeki ödev bilinciyle ilgilidir.
Nietzsche ise meseleyi neredeyse masayı devirerek ele alır. “Başkaları için yaşamak”, “fedakârlık”, “merhamet” gibi kavramların çoğunu birer erdem değil, birer kaçış olarak görür. Ona göre sürekli başkasına odaklanan insan, aslında kendisiyle yüzleşmekten kaçıyordur. Gerçek mesele, insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi ve kendi değerlerini yaratmasıdır. Bu bencil görünür ama Nietzsche’ye göre en dürüst olandır.
Ayn Rand ise bu hattı uç noktaya taşır ve hiç dolandırmaz: Başkası için yaşamak ahlaki bir erdem değil, ahlaki bir çöküştür. İyi insan; kimseye yük olmayan, kimseyi de kendine kurban etmeyen, kendi aklıyla üreten insandır. İyilik, toplumsal bir hizmet değil, bireysel bir tutarlılık meselesidir.
Bütün bunları yan yana koyduğumuzda rahatsız edici ama basit bir sonuç çıkıyor:
İyi insan olmak, çoğu zaman sandığımız gibi “başkaları için ne yaptığımızla” değil, kendimizle ne yaptığımızla ilgili. Ve evet, bu fikir modern dünyanın fedakârlık ve sosyal fayda merkezli iyilik anlatısını ciddi biçimde huzursuz ediyor.
Ama belki de bazı iyiliklerin görevi zaten huzur vermek değil, insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakmaktır. Rahatsız olmaktır, alışkın olduğundan kopmaktır. Yıllarca her gün yaptığın hatayı farkedip artık yapmayı bırakmak, alışkanlığı kesip atmaktır. İnandığın şeyin eğriliğini görüp tüm gücünle üstüne inşa ettiklerinle onu doğrultmaya çalışmaktır.
İnsanın içinde, hepimizin çok iyi tanıdığı ama önüne gitmekten kaçındığı bir yer vardır: Vicdan. Gitmek için randevu almaya gerek olmayan, ama yargılanmaktan korkulan bir mahkeme. İyi insan, her günün sonunda o mahkemenin kapısından girmeyi ertelemeyendir. Geldiği yerden, başardıklarından, elindeki fazlalığın ya da yokluğun kendisine ne yaptırdığından sorumluluk alan ve bunu sorgulayabilendir.
İyi insan, bir gün battı diye sürekli en dibe doğru kürek çekmeyen insandır. Kendini tamamen aklamaya çalışmayan ama kendini bütünüyle de mahkûm etmeyen. Hatalarının, kusurlarının peşine düşen; eksiklerinin ne olduğunu dürüstçe araştıran ve bunlarla yüzleşmekten kaçmayan kişidir.
Belki de en rahatsız edici gerçek şudur: İyi insan olmak, dışarıyla ve başkalarıyla ilgili bir mesele değildir. Alkışla, onayla, “iyi biri” denmesiyle kurulmaz. Daha çok tek başınayken, kimse bakmıyorken, içeriyle — ruhla — yapılan o sessiz hesaplaşmayla ilgilidir.
Ve belki tam da bu yüzden bu kadar zordur.
Çünkü o hesaplaşmada kimseyi kandıramazsın.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve karacabeyhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.